18 Ara 2011

Yaşamımıza değenler ya da çarpanlar



Yaşamımız boyunca bir sürü insana çarpar bedenlerimiz. Kadın... Erkek...
Kimisine görür görmez aşık oluruz. Kimisiyle çok yakın arkadaş... Kimisi hayatımızı değiştirir varlığıyla, kimisi zindan eder yine varlığıyla!
Kimisi sadece bedenimize çarparak silinirken hayatımızdan, kimisi ruhumuza da çarpar en ağırından. Bu kimi zaman dost, kimi zaman sevgili, bazen sadece bir arkadaş... Kimliğinin, cinsiyetinin önemi yok. Hayatımıza girerler. Kimimiz tesadüf deriz.. Bazılarımız kader, der. Bir şekilde yaşam devam eder. -Döngü.
*
Bazısı iyi öpüşmeyi öğretir. Kimi sadece platonik takılmanın buruk sevincini...
Bazıları en iyi kız arkadaş duygusunu öğretir ya da en iyi erkek... Kimi sadece selamlaştığın arkadaşlığı.
Kiminden sadece el ele tutuşmak duygusunu öğrenirken kiminden sevişmenin hazzını öğrenirsin.
Bazısı ilk aşkı öğretir.
Kimi düştüğünde sırtını sıvazlayan dostluğu.
Bazılarından güven duygusunu edinirsin bazılarından saflığı, kardeş olmayı, bazılarından aşkı...
Öğrenmek istediklerin gibi hiç merak etmediklerini de öğretir bazıları.
Kimi gelir dostluğu öğretir, bazısından dost kazığı terimini öğrenirsin.
Bazısından sevmeyi öğrenirken, bazısından her şey normal gözükürken bile terk edilmeyi öğrenirsin.
Kimi gelir dünya kaç bucakmış onu öğretir.
Bazısından en iyi terk etme şekillerini öğrenirsin, bazısından arkadaşlığın hazin sonunu.
Bazıları çok kötü çarpar benliğine, ölürsün.
Bazıları sabun köpüğü gibidir, hissetmezsin.
*
İyi ya da kötü.
Mutlu ya da mutsuz.
Huzurlu ya da huzursuz...
Bir şeyler öğretirler, bir şeyler öğreniriz.
Sevgili ya da çok yakın arkadaş.
Dost ya da kardeş.
Vadeleri dolunca öğrettiklerini bırakıp giderler.
Acıların ya da mutlulukların yanındadır. Öğrendiklerin.
Sen de öğretirsin. -Döngü.
Zaten gitmelerinin önemi soyutlaştığın anda yok olur.
Hiçbir insanoğlu yanı başı kalabalık dahi olsa çoğul ölmez.

... Bir şekilde hayatımıza çarpar ve günleri gelince yok olurlar.
Bizler kavramları devam ettiririz. Güvenmeyi ya da güvenmemeyi, sevmeyi ya da terk etmeyi. -Döngü...


18aralık...
Kasımın anısına...

4 Ara 2011

Kadın&Erkek karmaşıklığı

Kadınları anlama kılavuzu var ya hani. Üzerine kitaplar yazılan, dergilere makale olanından.
Gerek yok bizce...
Çok basit yaratıklarız aslında.
Saçımızı değiştirdiğimizde her zaman altındaki anlam 'depresyonda' belirtisi değildir. Bazen sadece uçları kırılmıştır ya da sadece sıkılmıştır kadın. Eğer hiç kimseye ses etmeden (yakın arkadaşlarına bile) gidilen kuaför varsa orada tehlike vardır. Yemek ve temizlik her zaman gerektiği için değil bazen sadece stres atmak için yapılır. Aynı şekilde alışverişte öyle... Bir kadın tek başına alışverişe çıkmaz, yanında fikir verecek kişiler ister. Ya da tek başına da çıksa yakınlarına şuna ihtiyacım var diye önceden yaygarasını yapar. Kimseye bir şey demeden alışveriş yapmışsa kadın ve yanıt olarak 'esti, yaptım. iyi geldi.' Diyorsa, uzaklaşın yanından...
Çoğul yaşar kadınlar. Erkeklerin anlamadıkları budur belki de. Sevinince önce en yakın arkadaşları bilir. Başarılarını birlikte kutlarlar. Üzülünce hep birlikte üzülürler. Aşkları da çoğul yaşarlar. Platonik aşk, içte yaşanandır. Kişi içine atar duygularını, içinde yaşar ya! Kadınlarda durum böyle değildir. Yakın arkadaşlarıyla paylaşır önce kadın aşkını, zamanla yakın olmayanlar da bilir de, bir adam bilmez.
Sevgilisiyle de tekil yaşamaz kadın. Hep bir nasıl gidiyor, sorusu vardır çevresinde. Hediyeyi hep birlikte seçerler, fikir alışverişi denir adına. Mutluluk paylaşıldıkça çoğalır mantığında mutlu anlarını anlatır kadınlar birbirlerine. E tabi ki üzüntülerini... En büyük yıkımlarda 3 dakika önce vay be enişteye bak mantığındaki yakın arkadaşlar birer panter olmuş 'ya bırak kızım böyle düşünen biriyle işin olmaz.' mantığıyla çöpe atarlar ilişkiyi...
Kadının doğasında vardır bu, paylaşır gerekli gereksiz...

Ama sandığınız gibi karmaşık değilizdir. Kıskanılmayı severiz de aşırıyı sevmeyiz. Kıskanılmak derken ki amacımız; bizle olduğunuzu, bizim olduğunuzu hissettirmenizdir. O kadar. Yoksa yanımızdaki erkekler gerçekten arkadaşımızdır ve hepsi ilgi alanımızın dışındadır. 'Yanındaki kim' demeniz hoşumuza giderken 'yanındaki kim, bir daha görüşme onunla. Çıkma dışarı.' Demeniz bizim için yıkımdır. Güvensizliğin sembolüdür.

Tüm kadınların gönlünü alabileceğiniz en basit kelime ''seni seviyorum'' iken, bir buket çiçek, internet üzerinden paylaşılan bir şarkı, profilinize koyacağınız bir fotoğraf bizi mutlu etmeyi geç o anki tüm kızgınlıkları, attığımız ve atacağımız tripleri unutturur.

Ancak sizlere gelince baylar!
Hiç biriniz biz kadar cesaretli olmadığınızdan  karşımıza geçip bitti diyemezsiniz. Neden sorulduğunda o bir türlü anlayamadığınız kadınlardan betersiniz. Neden sunamadığınız gibi beş yaşındaki çocuktan beter düz mantığınızla bizim anlamamızı beklersiniz. Arkadaş kalalım demek ağzınızı yormaz, korkmayın.
Düz mantıksınız bu yüzden sizden biraz komplike düşünen kadınları karmaşıklıkla yaftalıyorsunuz!
Eskiden yemediğiniz haltlar kalmayan kızlarla bizi bir tutarak, yanımızdaki arkadaşlarımıza kulp buluyor ancak bunu eskiden yediğiniz haltlarla değil çok şey görmüş geçirmişliğinizle bağdaştırıp bize güvenmiyorsunuz.

Bazen değil sıklıkla paylaştığımız şarkılar sadece sizin içindir, paylaşılan fotoğraflar öncelik ya da sonralık düşünülmeden 'o an' konulmak istenildiği için konulur.
Bazen değil sıklıkla 'arkadaşlarımızı' çektiğimiz videolar olabilir. Bunlar sadece 'o an' çekildiği için oradadırlar, alt metinde başka şey yoktur.
Bazen değil sıklıkla 'arkadaşlarımızla' çekildiğimiz fotoğraflar olabilir. Bunlar sadece 'o an' yanımızda olduklarından birlikte poz vermenin getirdikleridir.Alt metin yoktur.
Tıpkı internet üzerinden başka kızların profilinize paylaştığı şarkılar/videolar gibi. Nasıl arkadaş sizin için arkadaşsa, arkadaş bizim için de arkadaştır.

Dip Not: Kadınlar her şeyi paylaşır, Unutmayın ;)

25 Kas 2011

umursamamalık.....

bazen ölürsün...
doğmak için.
anka kuşu misali...
neden öldüğünü bilirsin de.
neye doğduğunu bilmezsin.

bazen ölürsün.
sadece ölmek için.
insan misali..
neden öldüğünü bilmezsin de.
neye öldüğünü bilirsin...

sonra düşünürsün.
yaşarken kimler vardı yanımda.
öldürdüler beni.
öldüm.
kimler var yanımda...
ya da kimler yok.
ya da kimler aslında hiç olmamış.
hep ben hiç olmuşum, herkes hep olurken.
ben herkesi hep, hep sanmışım.
kimleri?
benim olmayan herkesi.

bazen ne ölürsün ne yeniden doğarsın.
sadece yaşarsın.
yaşamak için.
yaşa ve gör.
bazen ne ölmek istersin ne doğuşa uyanmak.
sadece yaşarsın.
ne hiç ne hep.
sadece yaşarsın.
insanlık ölür o ara umursamazsın...

17 Kas 2011

benim olmayan yazı.

‎"Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını 
belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz. Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş 
sorunlarınızın neticesidir. İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı 
parlak tecrübe... 

Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar.Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır. Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar.İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden
dikkat ve zekaküpüdürler. Onlara dokunmayı,teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek
duygular aşk noktasına doğru atak yapar. Gördüklerine sahip olmayı arzulayan
çırpınışları sessiz
yanıtlar olarak karşılarsınız.

Bazen cesaret verici olaylar olur. Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını
katarsınız
sözcüklere. Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı
bırakırsınız.
Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir.
Karşılaşmak. Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak.
O zaman
işler karmakarışık olur. Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki
kırgınlığı bağışlamak.
"Yapmamalıydım" dersiniz. Perdeleri açmamalıydım.

Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır. O bazı yolculuklara her
gün çıkarsınız.
Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz.
Çimenlere
iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir.”

Bazen hiçbir şey olmaz. Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez. Sesi
olmayan bir kapının
kapandığını fark edersiniz. Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda
taşırsınız.
İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur.
Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine
gömülür.
Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar. En başından
kaybettiklerini düşünürler.
Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar.

Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız. Onlar kalplerini,
zekalarıyla donattıkları
bir savaş alanına dönüştürürler. Birdenbire kendinizi gardınızı almış
bulursunuz.
İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez. Güçlü
kadın imajından
kuşkulanırsınız. Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız
vardır.
En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir. Sinirden
yeni silahlar,
yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz. Oyuna
gelirsiniz. Kaybetmeye
alışık olduğunuzu unutursunuz. Nefretten doğacak aşkı beklersiniz.
Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır.

Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz. Silik bir anıdan içinizi
saran hayaller
yaratırlar. Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları
sıradanlaştırmasından
korkarsınız. Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken
sakladıklarınızdan,
elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan
çekinirsiniz.
Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve
deliliği yakalarsınız.

Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız..."
UMAY UMAY

7 Kas 2011

'beni özle' bazen sadece yazıldığı gibi okunur.özlersin.sonsuza kadar sürmez.hiçbir şey gibi.



karamsarlığa sarmalanmış ruhlarımızla, hoş bir gecenin arkasından gelen 'beni özle' cümlesini bile algılayamayacak kadar köhneleşmiş bedenlerimiz buluşmuyor, ılık bir veda cümlesini duyamayacak kadar sağır kulaklarımızda başka başka çığlıklar yankı buluyor ve biz 'beni özle'den çok öteye geçmiş kişiliğimizle, bunu belki de gerçek bir veda kalıbına oturtuyor ve korkuyoruz!
ya ardından gelecek kelime olgusu kuru bir 'bitti' ise... ya da 'olmadı' bile diyemeyecek kadar cesaret yoksunu ise karşındaki ve gidişi gelişinden daha sessiz, çok sessiz olursa...
korkuyoruz ve en yakınımıza daha önceki yaşanmışlıkla bakıyoruz, ya yine aynısı olursa... karşıdan gelen gözlerdeki ses saçmalama dese de, ruhumuz çok yaralı...
beni özle cümlesi bitti yüklemiyle hayat bulmasın bulamasın diye başka şeylerden bahsedip duymamazlığa geliyoruz. ama gözlerimiz ya... diye başlayan cümleye gebe... 

ya yine aynısı olursa...
bir davette karşılaşırsın,seversin, o da, sanırsın ...sabah uyanırsın yine hoş bir günü bitirmişsindir  ya da sen öyle sanmaktasındır. teknolojik bir sesten gelen mekanik bir yazı beliriverir ekrana BİTTİ. sessizlik olur sonrası. biten başka şeylerdir o an anlamazsın, karşındaki de bilmez neleri bitirdiğini ama giden tek bir birey değildir hiç bir zaman...

ya yine aynısı olursa...
bir gece bir sohbet başlar bir yerlerde.. noktalar şifre olur, sohbet koyulaşır. ama aslında hep o anda kalınmıştır, fark edilmez. karşındaki kendi kendine gelir, sonra beğenmez gider, sonra gelir gibi olup temelli gider. gittiğini bile anlamazsın, zaten dillendirme gereği duymaz. giden hiçbir zaman tek birey değildir.o an anlamazsın...
.
.


mutlu yazı olmalıydı bu. mutluluk var çünkü...
'beni özle' bazen sadece beni özle demektir ve içinde yan anlam barındırmaz.
seni özledimdeki yalınlık gibi...
aynıları kaldırıyor ve sadece inanıyorum. inanmadaki yalınlıkla birlikte...

ve seni özledim...
ama bir gün bitecek sevgilim, bir şekilde, her şey gibi....
hiçbir şey sonsuza kadar sürmez!

30 Eki 2011

silme meselesi. silikleşmekten gelir.

tuşlardaki kadar basit görmüşseniz siz bu işi bayım, ben çok yanılmışım.
tuşlarla oynar gibi kaldırdıysanız hafızanızdan beni de, ben çok safmışım.
tuşlara basmak gibi anlık gördüyseniz az da olsa yaşanmışlığı, ben çok körmüşüm.
ben yanılmışım, safmışım, körmüşüm de..
siz koca bir aptalsınız.
reelde geri alamadığınız yaşanmışlıkları sanalda da silemezsiniz.
o oradadır, kalır.  geri alsanız da bayım, zamanında yapılmıştır.
inkar riyakarlıktır.
ben de yazılarımı silerim. tek tuşla...
ama dedim ya, inkar riyakarlıktır!

Siz istediğiniz kadar inkar edin, ben de çok güzel görmezden gelirim.


önce şok geçirdim, üzüldüm.
şimdi mi?
ne fark eder? görmezden geliyorum.

sırf merak bayım!!
koltuktaki ses nasıl silinecek, ya oturduğunuz yerdeki benliğiniz, konuşmaları kim, hangi tuşla silecek.
Biliyorsanız söyleyin ben de onları sileyim.
aslolan da bu değil mi?
sizin için hiç olabilir bahsettiklerim.
umurumda değil-
ancak bayım silmek için vaktinizi boşa harcamışsınız...
ya da vaktiniz de hiç sizin için... olabilir!


_ o gün demiştim ya, şarkıyı duyduğumda bir şey hissetmeyeceğim gün hani. yokmuş öyle bir gün!
.sildim gitti!
ben kendi yarattığım kişiyi sevmişim bayım siz  kendinizi bile sevemezken!

bu ses sadece hayal kırıklığım.
onu silmeme gerek yok. hep hatırlayacağım yere koyacağım.
sevmeleri bilenleri sevdiğimde arkama dönüp üzülmemem gerektiğini duyuyorum bu seste.
yani ben hayal kırıklığımla gurur duyuyorum.
hayal kırıklığım beni yanıltmadığı ve hayal kırıklığı olarak kaldığı için.

silme meselesi silikleşmekten gelir. silikleşen biri anı silse de dokunmaz!
 iyi günler bayım.

19 Eki 2011

Her zamanki sabaha uyandık sandık!

Her zamanki gecelerden birine yattık, her zamanki sabaha uyanmak için.
Her zamanki sabah değildi uyandığımız. Sonradan fark ettik.
Üç ya da beş şehidin artık haber değeri taşımadığı, gündem oluşturmadığı zamanlardayız.
Ders arası. Her zaman aynı saatte, yüzler değişse de birlikte oturulan arkadaşlar. Havadan muhabbetler.
Aynı anda.
Televizyon bağırıyor 24 şehit... Hakkari...
Gözüm ilişmiyor, odaklanıyorum. Hakkari...
Telefon... Karşıdan 'alo, kızım günaydın' diyen babamın sesi. Henüz televizyon açılmamış belli.
Havadan iki muhabbet. 'baba televizyonu gördün mü? Hakkari de çatışma olmuş. Şemdinli değilmiş ama.'
'En son dün konuştuk. İyiydi.'
'Tamam tekrar haber alırsa....'
Tamam deyip yüzüme kapanan telefon...
Annem teyzesine ben anneme televizyonu açmayın diyorum. Kerimin annesi annemin teyzesi, biraz hasta. Zihinsel. Ona kim nasıl anlatacak Hakkari'nin aynı Hakkari çatışmanın farklı yer olduğunu. O nasıl anlayacak, anlasa da ses duyana kadar nasıl rahatlayacak... Bizimkiler oturdukları yeri bilmiyormuş şu sıra. Bir şey yoktur, eminiz. Ama ses duymayınca sesimiz kısık çıkıyor.. Televizyonu açmayın diye yineledim.

Zaten televizyonda olan bir şey de yok. Dünkü şehitlerden eser yok. Onların sayısı geçersiz, 24ten az ne de olsa!
Önce çok sayın başbakan arşivden çıkardığı sözlerini yineledi. Bu seferki sözleri biraz daha sert. E 24 şehit...
Konuştu konuştu, şehit dedi, soğukkanlılık dedi, sabır dedi, muhalefet muhalefetlik yapmasın dedi. Ha bir de internet andıcı dedi.
Bizimkiler televizyon izlemedi. İzlese de duymadı. duysa da görmedi. Kulakları telefonda. Şu an her asker evinde olduğu gibi...
Ardından bahçeli dedi. Olağanüstü hal olsun... Bizimkiler duymadı. Bizde olağanüstü hal mevcut. Hala olsun mu olmasın mı siz tartışın...
Az evvel Kılıçdaroğlu anlattı. hükümete sardı, nasıl başbakansın dedi, sorumlu sensin dedi, istifa dedi... Bizimkiler oralı olmadı. İflas eden duygulara karşılık arşivden çıkmış gibi tekerrür eden konuşmalar yankılanmadı.
Gezilerini iptal ettiler, gündem değişti. Diziler bugün yayınlanmayacak...
Şimdi birer birer şehit evlerine ziyaret yapacaklar, cenazelerde boy gösterecekler. 'Siyah gözlük' takıp, içtenlik sunacaklar...
Siyah gözlük ardına gizlenip aydınlık olacak diyecekler... Bir kaç gün daha devam edecek nutuklar...

Boy boy askerlerin resimlerini göreceğiz akşam haberlerde. Hepsinin yüzüne bir kez bakıp geçeceğiz ya da en fazla iki... Medyada gündem en fazla 28 günmüş. yavaş yavaş  bitecek söylemler. Bizimkiler bir 29 gün daha sayacak...
19.10.11

18 Eki 2011


"Dexter, seni çok seviyorum.Çok, çok fazla ve muhtemelen hep seveceğim."......"Sadece artık senden hoşlanmıyorum.Üzgünüm."




Kendime not:  sorgulama...sadece inan. Anı yaşa. belki de vardır.

10 Eki 2011

sonbaharda gelen/e yazılmıştır. son baharla geldiğinden...

İlkbaharı severim. ılık olur hava... ılık ılık olur insanın içi. Doğa uyanışa geçer soğukluğunu atar üzerinden...
Ardından gelen yaza hazırlar kendini... Yazın o kuraklığına, ateşine karşı kendisini korumaya alır ilkbaharda...

Çok zorlu bir kış geçirdim ben...  Kışımda tanıştıklarım baharımı etkiledi...Sancılıydı. Çok toprak kaybettim, güvenimi kaybettim. Kişiliğimi tekrar aradım. Hiç bir şeyi aradığım yerde bulamadım. Dağıldım. Hem arkadaşlığı kaybettim ben, hem aşkı. Her ikisinde de güven aradım, aradığım güveni kaybettim. Çok pusluydu, önümü hiç göremedim. Bu kadar yapma diyenlere kulaklarımı tıkadım. Çok rüzgarlıydı, hiç duyamadım. En son bildiğimi okudum haykırdım. Sonra yıkıldım. Kapattım kendimi..  Kışımın ardından gelen  o çok sevdiğim ilkbaharımı bile yaşayamadım. Ilıktı yine bahar ama beni o soğuk kışta kalmıştım. Bedenim soğuktu. Benliğim yok... Kendimi yazın sıcaklığına hazırlayamadım, ben ılıyamamıştım bile...  Yaz geliverdi olanca yakıcılığıyla... 

Yaz son demlerini oynarken ve bir başka bahara, sona geçerken günler sen çıktın karşıma...
Ama ben kışı nasıl sevmiyorsam, sonbaharın havasını da benimseyemedim bir türlü... Bazen sıcak bazen soğuk, yağmurlu... Hiç ılık olmaz hava... mutlaka bi serinlik vardır kokusunda. bi ceket ister yanında. Ardındaki kıştır çünkü. Hep pus vardır bir yerlerinde saklı. Ne yapacağı hiç belli olmaz bir yağmur yağar ardından birr güneş...
Kötüdür sonbahar. Hele güven duygusunu saklamış olanlar için...
Sonbaharın başında geldin sen...
Korktum başta. Hala korkuyorum. 
Sakın gitme ardından kış gelecek çünkü. Sancılı bir kışı daha kaldıramam. 
Sana güzel şeyler vaad edemem. Sen de bana hiçbir şey vaad etme. 
Güllük gülistanlık olmayacak belki, eğer gerçekten başlarsak tabi...
Kış gelecek yakında. Puslu olur. Önümüzü göremeyeceğiz kimi zaman. Ne yapıyoruz diyeceğiz. Rüzgar belki savuracak başka yerlere bazen bizi. Çok karlı geçer kış buralarda. Aramızdaki reel mesafe belki beyinlerimize işleyecek çoğu zaman. Sıkılacağız.  Ama hiç güvenimizi kaybetmeyelim. Bir kez daha kaybedersem hiç bir ilk iyileştiremeyecek beni. Bu bahar bile olsa tesir edemeyecek.. 

... Sakın gitme sevgilim inanmaya bu kadar hazırken ben, ardından gelecek  mevsim ilkbahar çünkü... 






5 Eki 2011

köprünün altındaki su

Bir tek sen bitmiyorsun benliğimde, olanca şey siliniyor-silinebiliyor.. Ben bitiyorum da sen(!) tüketiyorsun.
Bir sen geçmiyorsun köprülerimden.. de çok sular geçiyor.
Ne zaman aynı zaman, ne mekanın yoğunluğu ne de kavramlar.
Aynı olan bi bendeki sen. Sendeki ben hiç yoktu da önemi de yok.
Sen benliğini alıp o köprüyü çoktan geçtin de ben geçiremedim seni!
Farklı olmalıydı.
Zamanla geçen sulardan önce 'sen' geçmeliydin o köprüden. Geçirmeliydim. Kendim için.
Yalın kalmalıydım ben.
Yalnız olmalıydım ki yeni köprüler inşa edebilmeliydim başka 'senlere'.-sen olmayan.
Belki onlar köprünün altı yerine üzerini tercih edecek ama fırsatım yok. duygularım da.

Köprünün altından geçmesi zordur aslında. Benlik kolay kolay salıvermez köprünün altındakileri. Çok sular geçmeli. 'ben' işte, o suları salıverdim de senden geçmiyor bir tek.

24 Eyl 2011

uyanık yatanlar../dan olmak meselesi

senden ölesiye nefret ediyorum.
rüya görmekten korkuyorum. -o zaman uyanık yat!-
arka arkaya gecelerde rüyalarımın sana çıkmasını saçma buluyor, ama sorgulamıyorum.
oranın seni hatırlatmasından nefret ediyorum.
gidesim yok. evim yok. -gitme!-
yeni şeyler inşa etmekten de nefret ediyorum. bi şeylere yeni baştan başlamaktan da.
senden nefret ediyorum. -bunu yazmıştın!-
her tamam geçti dediğimde yeniden yıkmandan nefret ediyorum.
yıkılabilecek kadar toparlanamamış olmaktan utanıyorum.
kimseye seni anlatmıyorum. nefret ediyorum.
seni sana kırdırmak istiyorum.
kemiklerim kırılıyor. -o kalbin olabilir, farketmez!-
sesli harflerle konuşmaktan nefret ediyorum.
sen hep sessiz kal. -konuşmasın-
güvenmekten nefret ediyorum.
bu kadar gerçekçi gözüküp bi b*k olamamaktan nefret ediyorum.
senden nefret ediyorum.
hala her şeyin yerli yerinde durmasından, oraya gittiğimde bir şeyin değişmediğini görmekten, şu andakilere haksızlık yapıyor olma düşüncesinden ölesiye tiksiniyorum.
bana bunları hala söyletebilme olanağı verdiğim için kendimden, bi haber olan andaki insanları/insanı kandırıyormuş hissinden, sevgi sözcüklerini havada bırakmaktan ve bunların senin eserin olmasından nefret ediyorum.

ve en çok... senin bi boktan habersiz hayatına devam etmenden, bencilce kendini düşünmenden, geçti bitti düşüncenden, düşüncesizliğinden kusuyorum!!!

ama hala bunları yazabilecek kadar umurumda olmandan ve benliğimi rahat bırakmamandan, uyanık yatma isteğinden...
.
.
.

_aptallığıma not: Korkulu düş görmektense uyanık yatmak yeğdir.- uygula-

15 Eyl 2011

Sadece bir yazı.Sadece bilenlerin anlayacağı türden olanından.


Arada şeffaf bi duvar var. Çok kalın değil, ikimizden biri hızlı itse yıkılacak türden belki. Korkuyoruz yaralanmaktan, tekrar yara alıp kalkamamaktan...
İkimiz de ayrı birer korkaktık… Ya duvarı iterken arada kalan biz olursak diye korktuk, çekindik, başlayamadık... Sen ve ben, biz olmadık. Biz olmanın ağırlığını taşıyamadık, önemini kavrayamadık!  Biz,  tekil olamadan çoğul olmaya kalkıştık, beceremedik.  Hızlı giriş yaptık, duvara tosladık. Duvar şeffaftı, göremedik. Durmalıydık! Önce kendimizi, sonra birbirimizi dinlememiz gerekliydi, yapamadık. Anı yaşamayı seçtik, ilerleyemedik. O anda noktalar koyduk birbirimize, eğlendik. 
Biz daha başlarken ‘nokta’ koymuşuz… 
Sen araya mesafeler koydun sonra, duvar örmeye başladın, habersiz bıraktın… 
Ben anda seni hiç anlayamadım, kızdım. Sen anda korktun, bana hiç söylemedin! Ben hissettim, çekildiğin gerçekliğiyle karşılaşmaktan koktum. Anladım, gidecektin… Bahaneler aradım ama sen gitmiştin! Bazen sözlerinle kırdın. Olmayacağını anlatman çok acıtıcıydı, acıttın. Arkadaş olmaya karar vermiştin içinden!.. Ben bi yerlerde ‘’biz’’ ararken, arkadaş kavramıyla girdin içeriye. Bana söylemeden sundun, ben ‘biz’ beklerken ‘hiç’ kaldı elimde… 
Bir ara haber alamadık birbirimizden. Sen habersiz bıraktın, ben de haber etmedim. Hissettim! Biliyordum. Biri var dedim, varmış… Özür diledin, dilemene gerek yoktu aslında, hiçtik biz çünkü…  Hiçken hesap verilmez! ‘’Belki olurdu’’ dedin.  Belkilere tutunmaya çalıştım elimi yaktı…  Hiç yere özür diledin, anlamlandırmaya çalışırken ‘her şey için’ dedin. Bu kadar kolaydı demek ki. Özür diledin, bitti. Rahatladın.
Sonra… Haber etmeler sıklaştı, hal hatırlar çoğaldı. Hala konuştuğumu görünce rahatladın, temelli gittin… 

Arkadaş mıyız dedik? Arkadaş bile olamadık, aradaki duvar büyüdü, genişledi… Biz sadece sustuk, açıklama gereği duymadık. Birbirimizi birbirimize hiç anlatamadık. Hala susuyoruz. Biz en güzel susmayı becerebildik, hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalıştık, onu da yüzümüze bulaştırdık. Köşe kapmaca oynadık, bunda başarılıydık. Noktaları önce sevdik ya sonra nefret ettik!  Biz, biz olamadan her şey olmayı istedik. Ne olacağımızı bilemedik. Aynı anda istedik, o kadar çok şey istedik ki hiçbir şeyiz şimdi!
                                                                                                                                   
                                                                                                                                          altı.mart.ikibinonbir

*okumandan korktuğum, ama okumayacağını bildiğim -okusan da sen olduğunun farkına var(a)mayacak kadar beni unuttuğun, hatırlamadığın için.-
.artık ne fark eder!




16 Haz 2011

söyledim mi? ah, evet!!

daha az acıyor.
daha az acıyacak.
az acıyacak.
acımayacak
-hep öyle olur-
.
.
Bir daha karşılaşmamamızın payı var mı bilmiyorum. Belki vardır. Belki...
Ben elimden geleni yaptım. Doğru ya da yanlış anlamak senin elindeydi. Sen, yanlış anlamayı seçtin. Tercih senindi. Kutlarım.

6 Haz 2011

İki diyalog, bir monolog. Biraz kısık ses. Bir sağır. İki korkak!

Kadınlar kendilerine acı çektirenlere aşık olurlar. Acı çekmeyi seviyor muyuz? Gözyaşı dökmek hoşumuza mı gidiyor? Mazoşist miyiz yani? 
Bence sadece aptalız! 

Seni neden sevdiğimi hiç sorgulamadım. Sorguladığımda kendi aptallığımla yüzleşmekten korkmuş olabilirim
Seni neden sevdiğimi sorgulasam belki de kurtulmam daha kolay olacak. 
Neden sevmemem gerektiğini anlayacağım belki de.
Bazen, seviyor muyum ki dediğim oluyor, arada.
Hissetmiyorum bi şey diyorum.
Rahatlıyorum.
Diyaloglarımızı düşünüyorum, sıradan geliyor. Herkes gibi geliyor...
Demek ki bitmiş diyorum.
Oh.

.
Sonra...
Sonra, bi haber geliyor sana dair bi yerlerden çoğunlukla duymak istemediğim türden.Nefesim kesiliyor, avuçlarımın içi terlemeye, kalbim hızlanmaya, dudağım bükülmeye, gözlerim buğulanmaya başlıyor. İçime bir şey oturuyor işte o an. Kulaklarımı kapamak hatta kesmek istiyorum. Duymak istiyorum bi yandan da. İronimle boğuşuyorum.

Sonra,yarım anılar oturuyor karşıma pis pis sırıtarak! Genelde tek başımayken geliyorlar, kovmaya gücüm olmadığından başka ses çağırıyorum vakit kaybetmeden. Başka konular konuşuyoruz başka seslerle, anılarda o anlık gidiyorlar.

Sonra, alakasız bi yerde adın geçiyor. Kişi sen olmasan da isim benzerliği hükmediyor beynime.
Geçiştirmeye, umursamaz davranmaya çalışıyorum.
Dış görünüşümde değişiklik yok ama monologlarım patlıyor içimde!

İronilerim, kovmaya çalıştığım anılarla bir oluyor umursamaz davranmaya çalışmalarım işe yaramıyor ama yine de umursamaz davranıyorum. Gözlerimin dolmasıyla, ellerimin terlemesi aynı anda oluyor. 
Boğuluyorum!

O an neden sevdiğimle ilgilenmiyorum. Neden anlamsızlaşıyor. Kurtulmamın sadece kaçmakla mümkün olacağını düşünüp kaçıyorum. Düşüncelerimden, senden! 
Kaçarken ağırlaşıyor suskunluklarım, çığlık atmak istiyorum yüzüne doğru.
Sesim kısık.
Sen de sağırsın zaten!
.
.
.

5 Haz 2011

Hoşçakal, hoşça kal.

Hoşçakal ne demek diye düşünüyorum iki gündür.

İçinde hem hoş kelimesini barındırıp hem kalmak fiilini çekimliyor.  Kuru bir ayrılık kalıbından çok daha iyi yerleri hak ediyor bence. Kullanımı özel olmalı. Her yere, herkese yakışmamalı. Yakışmıyor da zaten. Görüşürüz olmamalı anlamı, yerine kullanılmamalı. Her gün evden çıkarken, birinin yanından ayrılırken söylenmemeli, anlık ayrılıklara özgü olmamalı.

Vedalara yakışır hoşçakal. Büyüklerine!..
Ağır bir kelime vesselam. 
Alışkanlıkla benimsediğimizden istemsiz çıkar çoğu zaman ağızdan.
Hoşça kal...
Hoşluk kalanın bileceği iş. Ve kalanlar hoş kalır mı, bilinmez. 
Söyleyen de temenni eder zaten hoşçakal diyerek, ''umut ediyorum mutlu olursun''...
Bazen de döndüğünde kişi, kişiyi aynı bulma umuduyla söylenir... 
Belki. 
''Hoşça kal ki, bir dahakine yine hoş bulayım seni.''
Umut sadece. 


Ne taraftan bakarsan bak gidişi simgeler, yalnızlığı vurgular.

Ve hiç bir hoşçakal dönüş ifade etmez duyan için. 
Sadece gidiştir, dönüşlere yer yoktur. Dönüşlerde değişim olur kimse aynı yerinde kalmaz!
Hoşça kal koca bir veda kalıbıdır. 
En afilisinden hem de!

3 Haz 2011

Ne yapıyorum ben!

Sıkıntıdan ölünürse, öleyim ben o zaman!
Yapmadığım yarım işler, konuşamadığım kelimeler, insanlar var. Gideceğim bir yurt dışı...
İçimde büyüyen sessizliğim patlama noktasında.
Ya hiç ses etmeden çekip gideceğim, her şey kendiliğinden bitmiş olacak. İçimde kalanla boğuşacağım arda kalan zamanda. Ya da içimi kusup gideceğim, her şey kendiliğinden bitmiş olacak. İçimde hiçbir şey kalmamasıyla boğuşacağım arda kalan zamanda.
Eğer patlamaya hazırsam her an her şey yapabilirim.
Sıkıldım.
Benim sustuğum şeyleri başkalarının sesli söylemesinden, içime yara olan şeylerin başkalarının umursamamasından.

Yoruldum.
Her şey normalmiş, geçmiş gibi yapmaktan. Hep içimde olmasından.

Bıktım.
Herkesin belli noktadan sonra beni terk etmesinden ama benim henüz kimseyi terk etmemiş/edememiş olmamdan, en dediklerimin son olmasından, herkesin kötü döneminde beni bulmasından, benim hiç kötü dönemim olmamış gibi davranmalarından ya da umursamaz tavırlarından, iyi kız tabirinden, yorulmaktan ve sıkılmaktan... Kendimden...

Ve korkuyorum.
Gittiğin ve artık olmayacağın düşüncesinden, zaten hiç yoktu ki gerçekliğinden, neden diye sorup yanıt almaktan.

Ve hep yarım sevgilerin payıma düşmesinden...

1 Haz 2011

Bitişlerime

Bitti...
Beş harf.Bir b, iki i, iki de t...
İki hece.
Bundan ibaret terkediş.
Ağızdan çıkışı kolay,
Yorulmuyor insan söylerken.
İlk hecede dudaklar birleşiyor sonra hafifçe ayrılıp dişler birleşiyor.
Biraz öpücük,biraz kavga
Sonra dişlerde ayrılıyor ve ikinci hece de ağızdan çıkıveriyor.
Biraz ayrılık.

Söylerken ağızda bıraktığı tat değişik
Soğuk,acı,mayhoş ya da tatlı...
Yarattığı etki bir o kadar farklı
Bazen bir fırtına, bazen sadece rüzgar.

_Sonra her bitişin ardındaki başlangıçlar,her başlangıç sonrası bitişler,döngü...Her bitiş yeni bir başlangıç'mış,öyle dediler.Ben onların yalancısıyım..._

M.
28 haziran2010
 *hatırlandığında etki yaratmayan kişiye.


Pardon?

Biz hiç tanışmadık aslında seninle. Hiç birlikte yemek yemedik, yürüyüşe çıkmadık. Bir kahvenin kırk yıl hatırı var dediler hiç o kırk yıllık hatırı tadamadık. Gözümüzden yaş gelinceye kadar gülmedik hiç. Hüzünlerimizi paylaşmadık, korkularımızdan çekindik, ulaşamadık,ulaşmaya çalışmadık...Kısaydı muhabbetlerimiz. Hangi rengi sevdiğimi biliyor musun? Ya da insanların solundan yürüyemediğimi? Tıpkı benim bilmediğim gibi.. Yüzünde kaç leke var, kaç yara izi bilmiyorum... Tanışmadık aslında seninle, bizim tanışmamız çok ayak üstüydü. Birbirini tanımayan ama ortak arkadaşları vesilesiyle merhabalaşan iki insanınki kadardı. Hiç ilerleyemedi hep o an da kaldı! 


 M.
onaltımart.ikibinonbir
_eskiyen yeniye. ben hep senin sağından yürüdüm, ama sen hiç farketmedin.

31 May 2011

Yarım bir iç sesim var..Duymaktan korktuğum.

Daha çok kitap okuyorum şu sıralar. Hepsi yarım.  Aynı anda iki kitap var mesela okuduğum, hiç bitirmek için çabalamadığım. Daha çok film izler oldum, etkisinde kolay kalabildiklerimi seçiyorum özenle.  Daha çok dışarıya çıkar oldum. Kafam hep meşgul.  Kendimi dinleyecek vaktim olmasın, öyle de kalsın istiyorum. Kafam aslında benim bile değil artık ya neyse. Çok düşünmemeye çalışıyorum. Herhangi bir şeyi değil. Hiçbir şeyi! Eve olabildiğince geç girmeye çaba gösteriyorum. Erken girdiğim vakit ise bi bahane bulup dışarı çıkıyorum, ya da arkadaş çağırıyorum. Yüzlerin önemi yok. Tek kaldığımda da kendi kendime konuşuyorum ama sesli. İç sesimi bastırmak için sadece. İç sesimden korkuyorum. ‘’Neden’’ sorusu kusuyor içim. Dışım boşver deyip siliyor elinin tersiyle. Nefesimi tutuyorum çokça. Ofluyormuşum, öyle diyorlar. Nefesimi veriyorum aslında o sıra. Bilinçsizce. Tekken boğuluyorum iç sesimde.  Ev daralıyor, sokak daralıyor, daralıyorum. Kafamın yerine gelmesi için çabalamıyorum. Sadece kaçıyorum. İç sesimden…  İç sesim huzursuz ediyor beni. Baş başa kaldığımda söyleyecekleri hiç hoşuma gitmeyecek. Daha ne kadar kaçabilirim bilmiyorum. Belki de sonsuza kadar. Oturup konuşmadık hiç biz. İç sesim konuştu hep.  Sen hiç duymadın. Hiç dinlemedim ama ben de, kulaklarımı tıkadım hep. Kulaklarım patlayacak yakında çığlık atmaya başladı. Umurumda değil. Sağır olmayı yeğlerim. Hem duymadığımdan emin olursa konuşmaz belki.  

Yarım kitaplarım, etkisinde kalınan filmler, meşgul görünen yarım hayat, yarım arkadaşlıklarım, yarım yaşanmışlıklar var elimde. Sayende… Tamamlamaya çalışmıyorum. Umurumda değil. Dağınık kalması toplu olup dağılmasından iyidir. Toplamaya çalıştıkça dağıldığını görmek acıtıyor. Öylece bıraktım. Nefret etmeye çabaladım sadece. Beceremedim. Dağınık bıraktım.  Ama ben dağınıklıktan nefret ederim!

M.

Duygu nedir ki?

Sınav çalışıyoruz... Bozuk psikolojilerimizle çalışılan bir psikoloji sınavı.
Duygulardan falan bahsediyor. Biz anlamayız ki! Bilen biri gönüllü çalıştırıyor hepimizi. Aslında onunda çaktığı yok duygu falan da işte...
Duygu iki nokta üst üste, bireyin herhangi bir şey hakkındaki hissettikleridir nokta. Beğenme, hoşlanma, aşk, öfke sonra da nefret.
Sıralaması aynen böyle. Krolonojik yani.
Yanına yıldız koyduğum not var yanında, görmezden gelinse de, bastırılsa da yok edilemez ünlem.
İnkar edilip, küçümseme yerine ''duygu'' kabul edilmeli nokta.
Ders bitti.

Duygu konusunu anladığımıza göre, savunma mekanizmalarına geçebiliriz...
İnkar etme, bastırma...






Film gibi...

     Aşk Tesadüfleri Sever koyduk kafamız dağılsın, iki sınav arası stres atalım diyerek. Film başladı, akıp gitmekte daha ilk hüzünlü sahnede baktım bizim kız ağlamaklı. Bende damla değil buğulanma bile yok. Filmin son sahnesini bilmemde bu durumun payı olabilir mi diye kendimi sorguladım, yok. Ben ki bir filmi iki kez izleyip bir daha ağlayanlardanım ama bu neyin nesi! Daha hüzünlü sahnelere geldik, bi iki damla akar gibi oldu sildim elimin tersiyle. Yanımda hafiften hıçkırık sesi artmakta, biraz burun çekmesi mevcut. Ben de sadece bi iki damla. Kendime kızmaya başladım ki tam, filmin son sahnesi. Göz ucuyla bizimkine bakıyorum ağlamaktan helak olmuş. Ben de damlalar fazlalaştı, ancak o kadar!
Film bitti!
Derin sessizlik hakim. Işıkları açmıyoruz.
'Duygularım yok'.
Hıçkırık sesi. Filme dair yorumlar...
'Ağlayamadım'.
Sessizlik.

Sonra...
Ağlayamadığıma ağladım!
Ağlayabileceğimin son noktasını da devirmişim sanırım. Her şey normal gelmekte artık. Aşk tesadüfleri sever belki ama biri mutlaka daha çok sever! İki kişi aynı anda aynı derece de severse o başka şey olur. Masal gibi... Masallar da hep mutlu sonla biter ve gerçek olamayacak kadar güzellerdir.

Gerçeklik kavramım çok hızlı çalışıyor şu sıralar. Kabullenme mekanizmam olağanüstü. Duygularım sıfır!

30 May 2011

olmuyor!

Hani çocukken oyunun ortasında küstüm derdik ya
sonra çekip giderdik hani 
işte öyle çekip gitmek istiyorum 
fütursuzca.
bakmamak geriye..yalın gitmek ileriye... 
olsa ya hadi!!... olmuyor işte

hani çocukken saklambaç oynardık ya
sobelerdik hani
işte öyle sobelemek istiyorum
sobelenmekten yoruldum..
bakmamak geridekilere...arınmış gitmek ileriye...
başarsam ya hadi!..başaramıyorum işte.

hani çocukken aşık olurduk ya
masumca hani
işte öyle masumca sevmek istiyorum
fütursuzca..
düşünmemek geriyi..mutlu gitmek ileriye.
olsa ya hadi!.. olmuyor işte.

hani cocukken kocamandı ya herşey
bümbüyüktü hani
yine kocaman olsa ya 
sevgiler, mutluluklar, coşkular..
küçülse kin nefret
olsa ya hadi... olmuyor işte.

çocuk olsak yeniden 
içimizdeki çocuk ölmeden
gülsek eğlensek 
çok ağlamasak 
bir şekere kansak.
burnumuzla karışık silsek ya kolumuza gözyaşlarımızı
sonra şekeri yesek
fütursuzca..
olsa ya hadi..olmuyor işte..

öldü o çocuk ruhu içimizde...



16.3.10

Unutmanın Versiyonları

unutabilen varlık insanoğlu,en iyi özelliği de bu belki.
bilinçaltına itmek olayları,hiç çıkarmamak ordan.
ya da alışmak!
onsuzluğa alışmak,yokluğa alışmak,tükenmişliğe alışmak...
ya da duyarsızlaşmak!
kokusunu alamamak,teniniz hissetmemek,gözlerini gözlerinde görememek...
her ne ise işte adı.
unutmak...
dünyanın dönmesiyle gün geceye kavuşur,güneş aya yıldızlara,ışık karanlığına kavuşur.
sen,unutmuşsundur artık kavuşmanın ne demek olduğunu.
dünya döner,doğa uyur, sen uyursun.
unutmuşsundur alışmışsındır,duyarsızlaşmıstır ruhun.
geceler gündüz olur, hayat akıp gider
bir curcuna yaşarsın dakikaları,
dakikalar saat olur,saatler gün
sen akıp gidersin hayat akıp gider
unutmuşsundur duyarsızlaşmıssındır,alışmıştır kalbin.
günler yıl olur zaman akıp gider
ölmüştür artık sende...
alışmıştır hücrelerin duyarsızlaşmıştır bedenin.
unutmuşsundur...
unutmak bu kadar aşağılık bir şeydir işte.
hatırlayamamak,hatırlamamak.
bedenin unutur bedeni...
tektir insanoğlu,
tek doğar çoğul yaşar tek ölür
gerisi teferruattır...

M.
_unuttuğuma...

12.03.10 \ 22.50

Eskidendi

Geçen yıl şubatın altısında yazılmış ufak bir not... Sosyal medyanın mecralarında dolaşırken karşıma çıkan ilişki durumuna atfedilmiş. Ben kendimde ararken tüm suçları ve üstlenmişken hataları O, tüm suçları üzerime yıkıp mutluluğu başkasında aramaya koyulmuş bile. 
Ardından gelen donup kalma hissi, ağlama isteği. Ağlayamama!
*Aptallığına  doyma M'onaco!

___
yağmurun altına girdim bu gece.
gözyaşlarım kurumuş
ağlayamıyorum
yağmur ıslatsın istedim yüzümü.
yeni bi hayata doğmak isterken bedenim
ruhumun çırpınışlarına kulaklarımı tıkadım.
tıkadım ki bedenim rahat huzura kavuşsun..


şubat 06.2010